Bi sigara versene…

Tamam, değil mi? Bu ara sizin de gördüğünüz gibi üretken olamıyoruz, ki başka şeylerin bittiğine alamettir. Biraz ara verme zamanı geldi bence. Ben yine de ara ara uğrayabilirim ama çok önceki gibi 3-4 günde bir birşeyler karalayacağımı sanmıyorum. Bu sefer arayı iyice açıyorum.

Yanlış anlamayın, “tükanı kapattık” demiyorum ama “cumaya gittim, gelicem”…

Babaaa, duvarı yıkmışlar, bi de pirketleri kırmışlar. Duvarı yıktınız bari pirketleri kırmayın, pirketleri kırmamış olsalar hani insan aynı pirketle duvarı yeniden yapar ama şimdi gel gör ki…

Dert - Derman İlişkisi

Chema Madoz

Bu derdin dermanı, kendinde saklı…

Fotograf: Chema Madoz

Kandil

Hepinizin kandili mübarek olsun, beni de duadan unutmayın lütfen..

Yıllar oldu

Bir zamanlar 2 Haziran vardı, hayatın anlamsızlığını yüzüme çarpan. Sonra sonra bu yokluk başka tarihlere de sıçradı, yüzsüzlüğünü artırarak ve daha da acıtarak. Son sekiz yıldır bir ay gecikmeli geliyor sancılı bir doğumgünü, ya da ölüm. 2 Temmuz. Bir varlığın bitişi ile başlayan bir yokluk hikayesi, acısından kimsenin haberi olmayan günlerin çaresizliği.

Zaman geçiyor, şöyle bir dönüp bakınca dündü diyorum kendime, diğer yanım sekiz yıl oldu derken. Dündü, yaşanılan bir bitişin açtığı o zor başlangıç yolu, daha dündü. Kaybedişlerin anahtarı, kimseleri yerinde bulamadığım bir evin kapısını çalışım, telefonlarıma cevap vermeyen bütün insanların yüzleri, hepsi o gün başladı birer birer kaybolmaya hayatımdan. Ve ben bilmiyordum bu kadar sevdiğim insanın ya da bu kadar özlediğim bir hayatı bir daha anmak istemeyeceğimi, taa ki takvimler bugünü gösterene kadar.

Şimdi bir kenara bıraktığım bütün acıları yeniliyorum ve sıfırlıyorum bundan sonra olacakları. Mes’ul değilim hiç bir şeyden, bunca başımdan geçenden, bunca çekilen acıdan. İçim rahat. Ve alacaklıyım işte:

Yol kenarlardındaki yağmur mazgallarını kumbara sanıp
Harçlığımı atardım
Bu yüzden en çok
Denizden alacaklıyım…

Sunay Akın

dediği gibi. Alacaklıyım ben de. Bu güne kadar verdiğim kadar alacağım, günü geldiğinde, vakti söylendiğinde, borcunu ödemesi gereken insanlardan ve belki de en çok hayattan alacaklıyım, geri gelir diye savurduğum her zaman parçası adına. Ne bir fazla, ne bir eksik.
Her bitiş yeni bir başlangıç. Ve ben şimdi başlıyorum bir yeni hayata, yanımda en güzelini hakeden bütün insanlarla, bu sefer pişman olma korkusu içimde, üflerken zamana. Bu bitiş yeni bir başlangıç şimdi, kaybettiğim her şey adına, yanında kazandırdıklarının adı bile anılmazken, sekiz yıl sonra ancak yeşermeye başlayan bütün morluklarla. Bir gün gibi sararacakları günü beklerken.

Bitti. Ve ben gözümü yeniden açıyorum “normal” insanların yaşadığı bir hayata. Başlıyorum…

Sessizlik…

Kısacık

Sınav işte bu hayat, kimi zaman bir iyiye karşı, çoğunda bir kötü galip… Yokluğunda öleceğimiz ve varlığını bilmediğimiz bütün güzelliklerin harmanlandığı büyük bir hiç, doldurmasını bilmeyen her insan için. Kötülüğün yalnızca bir kere kazanması yeterken, bütün gücüyle bir hata yapmadan çarpışması lazım iyiliğin. Zorlukların hepsinde korku saklı, titretirken insanın kalbini, sallarken bütün haşmetiyle bir yaprağı, tutunmaya çalıştığı dalda..

İlk Aşk

Bir aşk gömülü duruyor orada, hemen mezarımın yanıbaşında.

Bir aşk işte, çocukluktan kalma bir alışkanlık gibi

Bir aşk, bir kaderi değiştiren..

Bu aşk bir ilk, hayatın kendisi gibi

Ve bir son, olabilirliğinden emin

Kararların arkasına saklanan bütün karalardan

Denizlerin peşi sıra gelen diğer karalardan

Ve bir de hayatın kendi karasından bir aşk..

Sakladığım her dokunuş

Dokunamadığım her bakış

Bir ilke gizlendi

Bir son olabilirliğinden emin..

Bir aşk var bu hayatta, tek aşk

Kimselerin haberi olmadan 40 yıl beklenesi son aşk..

Yok bu işin sonu

Anlatabilsem

Hayat, boyu hiçbir şeye yetmeyensin sen…

Halbuki ne uzun, bitmez tükenmezdin; bir doğumdan hemen sonra yetiştin bir zamanların uzaktan baktığın o ahşap raflarına. Ve sen değil miydin yine bize anlatan, bir kuru yaprağın sonbaharda savrulmasını…

Bir telefon çalar, bir mektup gelir bazen kapı zili anlatır bir şeylerin zamanının geldiğini. Gelen, öyle sıradan bir şey değildir. Gelen, kapıları kırmadan içeri girebilecek olandır, bir duvar arkasına hiç iz bırakmadan geçebilen ve bazen bir dünyayı değiştirebilendir, bir canlının kendini kaybetmişliğinde ya da kim bilir bulmasında asıl anlamını hayatın.

Bir telefon çalar ve ses usulca anlatmaya başlar bize. Bir çığlık olur bazen sessizliği, kimi zaman ağlamak olur bir daha yaşanmayacak zamanın bizde bıraktığı. Acaba ne olurdu, telefonun ucundaki ses bize “bu son” derse, bir daha yok derse ya da bu ses bundan sonra çıkamayacak derse. Uzaklıkları güneş cinsinden hesaplanmış bir ayrılığı birbirine bağlayan bir konuşma var ve kahramanlardan birisi gidiyor artık. Bir daha dönmemek üzere, bir daha konuşmamak için, bir daha dinlememek bir daha sevmemek için ayrılıyor, istemsiz…

Bir telefon çalar ve o ses ne söyler? Hele ki biliyorsa “son” olduğunu, nasıl anlatır ne olacağını? Bazı anlar tarifsizdir ya, bir hastahane odası mesela, bir hapisane, bir mahkeme bir de nikah salonu herhalde. Nasıl açıklanır yaşanan? Bir de bütün sonlar var anlatılamayan. Her sonun yeni bir başlangıç olduğu ama yine de bir türlü sonlandıramadığımız herşey bir sese saklanır bazen, yani bize ne olduğunu anlatamayan bir titreşim işte.

Bu ses hiç bir şeye boyu yetmeyen bir hayata ait ve bu ses bu sefer son kez çıkıyor, bunca şey söylemiş bir kalpten. Her kelimenin sayıldığı bir zaman arasında, son kez zorlanıyor, bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayışına ve yine bundan sonra hayatın daha uzamayacağına…

Bir telefon çalar ve hayat son kez biter…

Geçtim…

Bugün bir şeylerden vazgeçmeli. Bırakmalı hayatın ortasında duran bir şeyleri bir kenara ve kenarda kalanları almalı artık ortaya. Tadına varmalı tadı bütün bir sabah kahvaltısının, kilo derdinden vazgeçerek ya da sinemaya yalnız gitmeli vazgeçerek bütün arkadaşlardan, adını yazmalı bir kağıdın çizgileri arasına, çizmek istediğim bütün resimleri ardımda bırakarak, kimbilir belki de hayatı vazgeçilmez kılmayı bırakmaklı, tadına daha da varmak için gözlerimizle göremediklerimiz uğruna.

Vazgeçmeli, şimdiye kadar uğrunda kanat çırptığımız bütün aydınlıklardan ve biraz da karanlıkta yürümenin tadına varmalı, dinlediğimiz şarkıların ışıkla olan savaşına seyrici kalmadan. Bir şeylerin daha tadına varmalı şimdi, vazgeçerek sevdiklerimizden ya da sevmek istediklerimizden.

Pişman olmamalı tercihlerden ya da bir acı saplanmamalı yüreğimizin tam ortasına ve biz bir başka şey seçmeliyiz, zamanın bize getirdiklerini ve bizden götürdüklerinin adını bir beyaz kağıda yazarken. Her ne kadar gelen ve giden şeylerin dengesi hep gidenden yana ağır bassa da, yaptığımız tercihler yapıldıkları zaman itibari ile doğrudurlar, doğru kalmalıdırlar. Tercihlerden ya da vazgeçmelerden doğan pişmanlıkların yolumuzu kesmediği bir hayat için anın güzelliğini taşımak zorundayız bir sonraki zamana.

Bugün vazgeçmeli zamanın bize unutturamadığı her bir şeyden. Her gelen gün yeni bir hayatın ilk günü; ve her yapılan, bir şeylerin başlangıcı olmalı. Yeniden başlayacağım bir hayat için vazgeçiyorum şimdi, bunca zaman beni yoran ama tepedeki o güzel manzarayı bana gösteren herşeyden. Tercihim bir kısır kaybedişten yana, tıpkı yarın yeniden doğacak güneşten bu gecelik vazgeçişim gibi. Doğduğunda ısıtacağı farklı bir dünya için, baktığında kamaşacak yeni gözler ve her batışında huzur verecek başka yürekler için vazgeçmeli. Ya da yeni bir başlangıç için, huzur için, mutluluk için, aşk için…


Page 1 of 2612345»...Son »

© Böyle bir işaret koyuyorlar, hayattan çalıp çırpmasınlar diye.
Orhun Binler

işte öyle birşey, WordPress 2.2.1 ve K2 kullanıyor